“GÖNÜL PENCERESİ”NDEN ARA SIRA
BİLGİ TOPLUMU OLMALIYIZ
Prof. Dr. Ahmet Günşenİnsanlık, toplayıcılıkla başlayan kültür ve medeniyet serüvenini, önce toprağı işlemeye dönük Tarım Devrimi’ni, sonra Endüstri/Sanayi Devrimi’ni ve nihayet çağımızda da İletişim-Bilişim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir. Bugün küreselleşme de denilen ve dünyayı küçük bir köye dönüştüren olgunun önemli kaynağı da olan bu İletişim-Bilişim Devrimi, telefon (iletişim) ve bilgisayar/internet (bilişim) sayesinde dünyayı her anlamda küçülttüğü gibi, insanlığı “bilgi toplumu”na da dönüştürmüştür.
Bir toplum ki, insanlığın geçirdiği bu tarihî dönemeçleri idrak edememiş, nimetlerinden yararlanamamıştır, geri kalmış, hatta yok olup gitmiştir. Çağdaş olmak, çağı yakalamak, gelişmiş ileri milletlerin yaşadığı çağdaş uygarlık düzeyinde olmayı gerektirir.
Batı dünyası Ronesans ve Reform hareketleri ile Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirip sahip oldukları teknoloji ile bilgi ve üretim toplumu olup “milletleşme” sürecini idrak ederken, Osmanlı Devleti, bu yarışı kaybederek I. Dünya Savaşı ile tarih oluyordu.
Atatürk’ün önderliğinde “Kuva-yı Milliye” ruhu, milletin azim ve iradesi ile zaferle neticelenen Türk İstiklal Harbi, 29 Ekim 1923’te imparatorluğun külleri içinden yepyeni millî bir devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni armağan etmiştir. Vatanı düşmandan temizleyen ve devletimizi kuran Gazi Mustafa Kemal Paşa, 9 Eylül 1922’den sadece birkaç hafta geçmişken Bursa’da topladığı Türk öğretmenlerine
Ünlü Fransız edibi ve düşünürü Balzac, Napolyon için, “Onun kılıcıyla yarım bıraktığı şeyi, ben kalemimle tamamlayacağım.” demiş.
H. Nihal Atsız bir şiirinde;
“Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını Paris’e, Moskova’ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına...”
Bu şiirin söylendiği zamanlar dünyanın iki kutuplu olduğu soğuk savaş yıllarıdır. Bugün ABD’nin siyasi liderliği ve jandarmalığını yaptığı tek kutuplu dünyada, Türkiye’nin ve Türklüğün en büyük düşmanı ABD ve AB ile onların finanse ettiği siyasi, sosyal ve ekonomik örgütlerdir. Dolayısıyla şiirde geçen yer isimlerini kaldırmasak bile, Washington, Londra ve Brüksel gibi yeni isimleri eklemeliyiz.
Mehmet Âkif merhum Türk milletinin “hakiki düşman”ının cehalet olduğunu yıllar önce tespit etmiş; Türk ve İslam dünyasının Haçlı ruhu karşısındaki yenilgi ve geri kalmışlığının asıl sebebinin bu olduğunu manzum olarak şöyle dile getirmiştir:
“Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.”
Bilim zihniyetine ulaşma ve bilimde doruklara çıkma, bugün hem Türkiye’nin hem bütün Türk ve İslam dünyasının en önemli meselesidir. Dün olduğu gibi bugün de bu sorunu aşabilir, karanlıklardan aydınlığa çıkabiliriz. Tek yapacağımız iş, zihniyetimizi değiştirmektir. 8. yüzyılın ilk çeyreğinde Ötüken’de bengü taşlar dikip Türk milletine hesap verip öğütlerde bulunan Bilge Kağan ile veziri ve kayınbabası Bilge Tonyukuk’un ad ve unvanlarından başlayarak, 1069 tarihinde Balasagunlu Yusuf tarafından yazılan Kutadgu Bilig adlı eserin adına ve yazılış amacına kadar hep “bilgi”nin ortak payda olması tesadüf değildir. Hele, Kutadgu Bilig’de yer alan “Kişioğlu bilgi ile göklere yol bulur.” sözleri insanın beynini zonklatıyor. Bu söz söylendikten tam dokuz yüz yıl sonra insanlık uzaya çıkmış, Ay’a ayak basmıştır. Sözü tersinden anlarsak, atalarımız dokuz yüz yıl öncesinden insanoğlunun bilgi ile Ay’a çıkacağını müjdelemişlerdir.
Anadolu’nun manevi mimarlarından Hacı Bektaş Veli’nin; “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”, gönüller sultanı Türkmen kocası Yunus Emre’nin; “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır” sözleri de aynı bilgi pınarının farklı kurna veya imbiklerinden akan suları gibidir.
Tıbbın babası sayılan İbni Sina’nın Türk olduğunu, Kırşehir’de 1272 tarihli Cacabey Medresesi’nin gök bilimleri eğitimi veren, çağının bir üniversitesi olduğunu, Fatih Sultan Mehmet’in Türkistan’dan çağının en büyük matematik ve uzay bilimleri bilginleri olan Uluğ Bey ve Ali Kuşçu’yu İstanbul’a getirttiğini hatırlarsak, bilimsel alt yapımızın hiç de kendimizi küçük görmeye fırsat vermeyecek kadar güçlü olduğunu söyleyebiliriz.
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” diyen Atatürk’ün tespiti de bu noktadadır. Yine Ulu Önder’in “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözleri 20. yüzyılda bir Türk büyüğünün ecdadı gibi milletini bilgi/bilimle kılavuzlama gayretinden başka bir şey değildir.
Bu millet hâlâ kendini hurafelerden kurtaramamışsa, M. Âkif’in; “Sarıklı milletidir bu milletin başına belâ.” dediği sahtekâr, din istismarcısı hacı hoca takımının ağzına bakıyor, dini siyasete ve her şeye alet eden birtakım siyaset cübbeli insanlar, bu memlekette takiyye üstüne takiyye sergileyerek bu milletin “oy”unu ve dişinden tırnağından artırdığı parasını istediği gibi kullanabiliyor ve milletimizin onlarca yılına mal olan bunca darbelere rağmen, hâlâ toplumun azımsanmayacak bir kesimi paşa paşa darbe çığırtkanlığı yapabiliyorsa, vatansever her Türk aydınının şapkasını önüne koyup nerede yanlış yaptığımızı düşünmesi ve çare araması gerekir.
Karanlığı yumruklayarak aydınlığa kavuşacağımızı da düşünemeyiz. Mutlaka bir şeyler yapmalı, her birimiz birer mum yakmalı, sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz. Çünkü başarı bize gelmez, biz onu arayıp bulmalıyız. Mademki çağdaş uygarlık seviyesinin üstünü düşlüyoruz, o hâlde yılmadan çalışmalı, önce bu büyük milleti cehalet batağından çıkarmalı, sonra aydınlık kafalardan oluşan, sorumlulukları kadar haklarını da bilen çağdaş bir toplum hâline gelmeliyiz.
Bu süreçte elbette başkalarının bilgeliğine başvurma bilgeliğini de göstereceğiz, ama kendimize, kendi gücümüze de inanacağız. Marifet düştüğümüz yerden kalkmasını bilmektir. Eğer Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 100. yılında, son günlerde devlet adamlarımızın sıkça zikrettikleri gibi, dünyanın ilk on büyük gücünden biri olmayı arzu ediyorsak, mutlaka, eğitimden sanata, üretimden tüketime… mevcudu daha iyiye ve doğruya taşıyacak değişimi veya farkı, farklı tutumu gerçekleştirmeliyiz. Bir Sümer atasözünde “ Bilmiyorsun neden öğrenmiyorsun ? “ denir. Bilgiyi, öğrenmeyi bir ihtiyaca dönüştürdüğümüz zaman, gerçekten birçok sorunu çözmüş olacağız. Aşk olmayınca meşk olmazmış; birey olarak başarıyı, millet olarak çağdaş uygarlık düzeyini aşk derecesinde ister, bu aşkın gereğini çalışkanlıkla süsleyebilirsek, mutlaka başaracağız. İşte o zaman Atatürk’ün o muazzam dileği gerçekleşecek; “Türklüğün medeni vasfı, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”