Tarih: 04.12.2011 15:26

“GÖNÜL PENCERESİ”NDEN ARA SIRA/DEVEYİ OYNATMAK

Facebook Twitter Linked-in

“GÖNÜL PENCERESİ”NDEN ARA SIRA/DEVEYİ OYNATMAK

Prof. Dr. Ahmet Günşen İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Âkif; “Tarihi tekerrürden ibaret diye tarif ediyorlar, ne masal şey. Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diyor. İnsan ve millet olarak uğradığımız belaların çoğu, balık hafızası tavrımızdan gelir. Yani daha önce başımıza gelen belalardan ders almamamız, tekrar tekrar burnumuzun üstüne düşmemize yol açar. Hazreti Peygamber; “Bir Müslüman, bir deliğe iki kere parmağını sokmaz; sokarsa ahmaktır, ahmaktan da Müslüman olmaz.” der.

   Büyüklerimiz der, demesine ama biz hâlâ dünü düşünmeden burnumuzun üstüne gideriz... Elbette zaman ve tarih,  böyle insan ve toplumları cezalandıracaktır.

  Aşağıdaki satırları 2007 yılında yazmış; Türkiye dediğimiz bu cennet vatanda, vatan ananın emzirip büyüttüğü, bir kilim gibi ilmik ilmik birbirimize bağlandığımız Kürt, Türk, Arap, Çerkez… demeden büyük Türk milletini oluşturan bütün kardeşlerimize kan ve irfanla kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne halel getirmemek için aklımızı başımıza devşirmemiz, özellikle Kürt kökenli kardeşlerimizin adına PKK denilen bölücü ve terörist örgütün oyunlarına gelmemeleri için dilim döndüğünce aklı selime davet etmiştim.

  Malum olduğu üzere, “Doğu Cephesi”nde hâlâ değişen bir şey yok, her gün, her hafta birkaç şehit haberi yüreğimizi dağlarken, 19 Ekim 2011 Çarşamba günü sabahı gelen onlarca Mehmetçik’in şehit edildiği haberi içimizi yeniden yaktı kavurdu. Vatan uğruna genç yaşta toprağa düşen şehitlerimize rahmet, başta kederli aileleri olmak üzere bütün milletimize baş sağlığı diliyorum. 

 Aziz milletimiz ve saygıdeğer Edirneli hemşehrilerime sabır ve itidal tavsiye ederken, bölücü ve terörist PKK’lılar ve yandaşlarına dönük uyarılarımızı Edirne Olay okuyucularıyla paylaşmak istiyorum. Çünkü malum şer güçler, Edirne’mizde de zaman zaman Edirnelilerin millî refleksini ölçme denemelerinde bulunuyorlar…

***

Yüksek dağların başında kar eksik olmaz.” atasözünü, büyük millet ve devletler ile önemli kimselerin belalardan başını alamadığını belirtmek için söyleriz. Ama bu belaların o millet veya kimseye zarar veremeyeceğini belirtmek için de “Allah dağına göre kar verir.” deriz. Mensubu olmaktan gurur ve şeref duyduğumuz Türk milletinin de başından bela eksik olmaz. “Su uyur, düşman uyumaz.” misali, içerden ve dışardan hep birtakım hainliklere uğrarız. Son yıllar ve günlerde gündemden düşmeyen “sözde Ermeni soykırımı” ile PKK veya birilerinin deyimiyle “Kürt Sorunu” bunların başında geliyor.

  Allah atalarımızdan razı olsun, şükür ki bize utanılacak bir tarih bırakmamışlar. Ne kadar iftira atsalar, oyun üstüne oyun sergileseler de, güneş balçıkla sıvanamıyor. Yetmiş iki millete bir gözle bakıp yüzlerce, binlerce yıl hepsini bağrına basıp, hepsine adaletle hükmetme bahtiyarlığını yaşamış ikinci bir millet var mı?

  Gelgelelim nankörlük parayla değil ya; her dönem birileri bir fırsat bulup, birilerinin de arabasına binince bizi üzmüş, ama her seferinde kendilerine tarihlik dersimizi de vermişiz.

  Böyle bir dersi, biz bugün bir hikâye ile dikkatlere sunacağız. Aslen Kahramanmaraşlı olan yakın dostum Sıddık Demir Bey Ankara’dan güzel ve bir o kadar da ibretlik bir hikâye göndermiş. “Deveyi Oynatmak” adlı bu hikâye, Türk milletine ve onun adaletten ayrılmayan devletine ihanetin sonunu anlatmakta. Yaşanmış bir olaya dayanan bu ibret dolu hikâyeyi dostlarla da paylaşmak istiyorum.  Hikâye şöyle:

  “Yıl 1914. Doğu vilayetlerimize Rusların girmesi üzerine ayrılıkçı Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşları, bu fırsattan faydalanmak için örgütlenerek önce otonomi elde etmek, bilahare de devlet kurmayı hedeflerler. Tıpkı günümüzdeki ayrılıkçı hareket gibi metot takip ederek,  bir yığın masum insanın, çoluk çocuk demeden, katline kadar varan eylemlere girişirler. İşin vahametini anlayan merkezi hükûmet,  Talat Paşa’nın bizzat emriyle bölgeye üç müfettiş gönderir. Umulur ki, bölgenin ileri gelenleriyle görüşülerek bu işin yanlış olduğu, dolayısıyla ferasetli davranılırsa asırlardır beraber yaşamış iki milletin arasına Rusların oyunlarına gelerek kan davası girmesin, olaylar daha da büyümesin, insanlar ikna edilsin.

Müfettişler aldıkları emir üzerine bölgeye intikal ederek her gün heyetler hâlinde kanaat önderleriyle sabahlara kadar işin vahametini tartışırlar.

        Yine bir akşam geç vakitlere kadar çok sert tartışmaların olduğu bir ortamda ayrılıkçıların radikal milliyetçi söylemleri müfettişleri bunaltır. Olayları yatıştırmak ve varsa masum isteklerine çözüm bulmayı merkezi hükûmete iletmeyi amaçlayan müfettişlerden birinin, uzun zamandır konuşmalara şahit olan, ama söz alıp da tek bir kelime fikir beyan etmeyen olgun yaşta bir adam dikkatini çeker. Müfettiş merakla:

- Amca sen hiç konuşmadın; burada bulunduğuna göre mutlaka kanaat önderi, sevilen, sayılan ve itibar gören biri olmalısın. Lütfen kendini tanıt ve tartışmaya sen de katıl, der.

Bunun üzerine yaşlı amca:

                - Müfettiş Bey oğlum, evet dediğin gibi uzun zamandır sizleri dinliyorum. Benim adım İbrahim. Türk oğlu Türk’üm. Şu mecliste sizi bilmiyorum, ama Türk olan yalnız ben varım herhâlde. Şahsen bu konuşulanlar benim kanıma dokundu. Ama yıllar var ki beraber yaşadığımız bu insanlara ne oldu da birdenbire değiştiler, anlamıyorum. Bana biraz müsaade ederseniz, size bir fıkra anlatmak istiyorum, deyince herkes arkasına yaslanarak İbrahim Efendiyi dinlemeye başlar.

   İbrahim Efendi:

   - Burası Erzurum’dur. Yakın döneme kadar Erzurum esnafı ticaretini Trabzon’la yapardı. Bunun için en iyi vasıta deve ve eşekten oluşan yük hayvanlarıydı. Erzurum-Trabzon arası çok uzak olduğu için esnaflar ürettikleri malı sonbaharda hayvanlara yükleyerek dağa taşa kar düşmeden Trabzon’a intikal ederdi. Ellerindeki ürünleri paraya çevirmek için bir kış dönemine ihtiyaç duyulur, tekrar Erzurum’a ilkbaharda dönerlerdi. Bu arada yolda kendileri veya hayvanları kaza ve benzeri şekilde hizmet dışı kalırsa, yol üzerindeki hanlarda ilkbahara kadar mecburi dinlenir ya da yol yakınsa geri dönerlerdi. Hayvanlarını ise seyipler, yani bulundukları yere gelişigüzel bırakırlardı.

Bir yıl işte böyle bir ticari yolculukta, değil yüklerini kendilerini bile zor taşıyabilecek takati olmayan bir deve ve eşeği azat ederler. Kendilerine gelirse gelir, yoksa büyük ihtimalle kurda kuşa yem olur niyetiyle gözden çıkarırlar.

 Kervanın Trabzon’a hareketi ile dönüşü arasında aylar geçtiği için bizim azat edilen deve ile eşek bu zaman zarfında iyice semirir ve eskisinden çok daha güçlenirler.  İlkbaharda kervan aynı yol üzerinden Erzurum’a dönüş yaparken bir koyakta otlayan deve ile eşek, sahiplerini ve diğer hemcinslerini görür. Hemcinslerinin yük altında zorlanarak yol aldıklarını hesaba katmayan eşek:

 - Deve kardeş anırasım geldi, der.

Devenin:-Yapma eşek kardeş, bak ne güzel özgürce günümüzü gün ediyoruz. Bu hayat bizim için bir nimet. Şimdi sen anırırsan bizi azat eden sahibimiz görür ve iyileştiğimiz için tekrar yük altına alır. Yapma, etme; yalvarıyorum sana…Gibi bin bir dil dökerek eşeğin anırmasını engellemeye çalışır. Ama eşek bu; illa eşeklik yapacak ya, ‘Anıracağımda anıracağım!’ der ve anırır.

Deve ve eşek fark edildiği için kervan durur ve her ikisi de tekrar yük altına alınırlar. Bir müddet böyle yol alınır, derken yolda eşeğin ayağı taş arasına sıkıştığı için kırılır. Bırakın yükü, kendini taşıyacak mecali dahi olmadığı hâlde, sahibinin gözüne güzel göründüğü için azat edilmeye kıyılmaz. Yükü devenin yüküne, kendisi de yüklerin üstüne konur. Deve kendi yükü yetmiyormuş gibi bir de eşeği yükleriyle beraber taşımak zorunda kalır. Ta ki alt tarafı uçurum olan Zigana Dağlarında bir bölgeye gelene kadar. Deve çok büyük sıkıntı yaşar. İşte tam oraya gelince deve:

- Eşek kardeş oynayasım geldi, der. 

Eşek bir bakar ki alt taraf uçurum. Bu sefer de bin bir dil dökme sırası eşekte... Deveyi bu eyleminden vazgeçirmek istese de, deve; ‘Oynayacağım da oynayacağım.’ der. Ve başlar oynamaya… Deve olayı ucuz atlatır, ama eşek uçurumun dibine çok parçalı hâlde düşer.

  Müfettiş heyeti ve Ermeni liderleri, İbrahim Efendi’nin son sözünü söylemeden meramını iyice anlamış olurlar; ama İbrahim Efendi müfettişlere dönerek:

- Bu arkadaşlara tavsiyem, deveyi oynatmasınlar, der.”

 Dostum Sıddık Demir Bey’in hikâyenin sonunda belirttiğine göre, bu hikâyeyi 1994 yılında, Kahramanmaraş milletvekili olarak Mecliste bulunan Saffet Topaktaş,  kendisi de milletvekili olan Şeyh Sait’in torunu Abdulmelik Fırat’a anlatır. Saffet Topaktaş hikâyenin sonunda söze; “İki tarafın aydınları olarak bin yıl beraber olduğumuz bu topraklarda aydın sorumluluğu taşımalıyız ve deveyi oynatmamalıyız.” diye başlayınca, kısa bir sükûtun ardından, Abdulmelik Fırat’ın ağzından usulca “Bizi eşek ettin.” sözü dökülür ve çok geçmeden de Abdulmelik Fırat yine sessizce oradan uzaklaşır.

               Sıddık Demir Bey, bu hikâyeyi (zamanın) DTP Diyarbakır il başkanının sonunu düşünmeden devlete meydan okurcasına yaptığı açıklamalar üzerine yazdığını belirttikten sonra, sözlerini;  “ İbrahim Efendi’nin Ermeni ayrılıkçılarına söylediği hikâyeyi biz de Kürt ayrılıkçılarına hatırlatmayı insanlık adına vazife bildik, o kadar.” diyerek bitirmiş.   

   Ne diyelim, ağzına sağlık Sıddık Bey… “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” gelirmiş. Dileyelim ki ders alına!

   Unutulmasın, Türk’e kefen biçmeye kalkanların akıbetleri (sonları) hep korkunç olmuştur!




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —