“GÖNÜL PENCERESİ”NDEN ARA SIRA/ KÜRESELLEŞME KISKACINDAKİ TÜRKLÜK VE TÜRKİYE
Prof. Dr. Ahmet GÜNŞEN Milletlerin mücadele sahnesi olan tarih, yeni bir perde ile insanlığı 21. yüzyıl sahnesine taşıdı. Öyle görünüyor ki, 21. yüzyıl, sıcak savaş şeklindeki çatışma ve mücadeleleri yanında, asıl kültürel savaşların çok amansız geçeceği bir yüzyıl olacaktır. Köksüz ve zayıf kültürler yok olup giderken, köklü ve güçlü kültürler ayakta kalacaktır. Tabiatıyla, 21. yüzyıl birçok kültürle birlikte birçok milletin de tarih mezarlığına defnolacağı bir yüzyıl olacaktır.
Yüzlerce tanımı yapılsa da, en belirgin özellikleriyle kültür, varlığı tarihen sabit olan bir insan topluluğunun sosyal bir miras olarak nesilden nesile aktarageldiği “maddi ve manevi değerler” veya bu değerlerin yoğurduğu “kimlik” olarak tanımlanabilir. Bu değerler ve bu değerlerin oluşturduğu kimlik öyle bir birlik ve bütünlük teşkil eder ki, bunun yansımalarını o toplumun bütün fertlerinde ortak olan duyuş, düşünüş, kıymet hükümleri, bilgi, ahlak, zevk, tavır, davranış… olarak görebiliriz.
Burada önemli olan, bir millete mensup fertlerde kimlik/şahsiyet oluşturan bu değerleri nesiller boyu yaşamak, yaşatmak ve bir sonraki nesle aktarmaktır. Her devlet ve onun sahibi milletin asıl gayesi, sonsuza kadar/ilelebet var olmak olduğuna göre, her devlet ve millet, onu var eden değerlerini korumak, zenginleştirmek ve gelecek nesillere aynı şekilde aktarmak zorundadır. “Üstte mavi gök basmasa, altta yağız yer çökmese, ikisi arasında senin ilini, töreni kim bozabilir?” diyen Bilge Kağan, “İl bırakılır, töre bırakılmaz.” diyen Kâşgarlı Mahmut ve nihayet “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.”, “Benim nâçiz vücudum elbet bir gün kara toprak olacak; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidâr kalacaktır.” diyen Mustafa Kemal Atatürk, her hâlde millî kültürün bu tartışılmaz önemini vurgulamaktadırlar.
Türk’ün tarihte Ergenekon destanı yazdığını bilmeyen Batılı güçlerin, Osmanlı Devleti ile birlikte Türk milletinin de mahvolduğunu zannedip aldanmaları bu yüzdendi. Tabiî ki, önce Çanakkale’de, sonra da Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da yedikleri şamarla uyanacaklardı… Elbette temeli büyük Türk kahramanlığı ve zengin Türk kültürüne dayanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu da engellenemeyecekti…
Ancak, kanla, irfanla kurulan genç ve millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda olduğu gibi, sonrası ve günümüzde de başındaki belalar hiç eksik olmadı; öyle görünüyor ki hiç eksik olmayacak!..
Hele, soğuk harbin, kültür savaşlarının amansızca cereyan ettiği, edeceği 21.yüzyılda başımızdaki belalar artmakta, etrafımızdaki ateş çemberi gittikçe daralmaktadır. Ekonomik sıkıntılarla fakr u zaruret içine düşen insanımız, bütün bunlar yetmiyormuş gibi, her gün evlerimize, beyinlerimize, gönüllerimize düşen “küreselleşme bombaları” ile kimlik bunalımına sürüklenmeye çalışılmaktadır. İşte tam bu noktada, milletin hadimi olma noktasında ve makamındaki devlet adamlarımız başta olmak üzere, millî değerleri sağlam, Türk milletinin varlık, birlik ve yücelme davasını kendisine dava edinmiş milliyetçi Türk aydınlarına büyük görevler düşmektedir.
Türkçülüğü bir fikir hareketi olmaktan çıkarıp harekete dönüştüren Hüseyin Nihal Atsız; “ Âcizleri lâyık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar.” diyerek; koca Atatürk de, “… Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir…” diyerek, her devirde yönetim zaafları görülebileceğine dikkati çekiyorlar.
Allah esirgesin böyle bir durumda, iş yine millete düşüyor. Türk milleti her zaman olduğu gibi sağduyu ve iradesiyle bağrından yine büyük ve kendisine layık yönetim kadroları çıkarıyor… Bu kadrolara düşen görev, milleti yüceltmek, devleti yükseltmek, devlet ve milletin yarınlarını güvence altına almaktır. Millet iradesi ile iktidara gelenlerin, asla akıllarından çıkarmayacakları husus, temsil ettikleri Türk milletinin yücelme ve yükselme ülküsü olan Türk milliyetçiliğinden taviz vermemeleri, aldıkları her kararın, attıkları her adımın doğruluğunda ölçü olarak bu ülkünün değerler sistemine başvurmalarıdır. Özellikle; millî değerlerle donanmış, Türk milletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden asla taviz vermeyen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ebediyen var olmasını ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmasını kendisine yegâne ülkü edinmiş gençler yetiştirmek, Türk Millî Eğitiminin en önemli gayesi olmaya devam etmelidir.
Eğer, millî değerlerle donanmış, çağdaş dünyanın ulaştığı ilmî ve teknolojik gelişmeleri yakalamış Türk insanını yetiştiremez isek ne olur? En hafif bir ifade ile, insanımızı, millî kültür ve devletleri yok ederek dünyayı tek kutuplu hâle getirmeye çalışan ve “Yeni Dünya Düzeni” de denilen, bir anlamda “modern mankurtlaşma” olan “küreseleşme”nin ağına düşürmüş oluruz. İşte, milletimiz için asıl felaket bu olacaktır.
Maalesef, bugün geçmişini ve değerlerini bir tarafa atıp düşmanın maşası hâline gelen, kendi milleti ve yurduna hainlik eden soysuz aydınların, yani “mankurt”ların marifetiyle millî değerlerimiz, millî çıkarlarımız sokakta, gazete ve televizyonlarda hafife alınarak ya da sinsice birilerinin menfaatine peşkeş çekilmektedir. Üstelik, sadece nüfus cüzdanı ya da pasaportuyla “Türk” olan bu mankurt aydınlarımızın marifetiyle insanlarımızın kafası da allak bullak edilmektedir.
Çoğu üniversite mezunu, birkaç dil bilen, ağızlarından hak, hukuk, adalet, barış, dostluk, uygarlık, insan hakları… sözleri eksik olmayan, başka milletlerin tarih ve felsefelerini iyi bilen; ama kendi milletinin tarihini, kültürünü, medeniyetini tanımak istemeyen, üstelik aşağılayan, beynini ve gönlünü satmış bu mankurtlar, istiklal ve hürriyetimizin, millî birlik ve bütünlüğümüzün düşmanları ile iş birliği içindedirler. Bugün ülke içinde ve dışında, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüz, azınlık ve azınlık hakları, Kıbrıs, Lozan ve Sevr anlaşmaları, Ege, Ermeni ve PKK sorunu … gibi nice konu aleyhimize tartışılmakta, taviz üstüne taviz vermemiz konusunda telkinlerde bulunulmaktadır. Velhasıl, Türkiye ve Türk milleti tarihî ve zor bir süreçten geçmektedir.
Tek kutuplu dünyada, “Yeni Dünya Düzeni”nin kültürel değerleri zorla değil; televizyon, radyo, gazete, yabancı dille eğitim… gibi hoş servislerle sunulmaktadır. Sonuçta, dünü günümüze taşıyan, bugünü düne bağlayan dil ve kültürümüze önem vermeyip nesillerin millî hafızası ile oynama gafletini sergiliyoruz. Bu da korkarım, bizi er geç millî bir karar verme aşamasına getirecektir. Bu durumda doğru hareket, kendi kabuğumuza çekilmek mi, yoksa başta dil olmak üzere, bütün kültür gümrüklerimizi tümden kaldırmak mı olacaktır? Elbet ikisi de değil. Doğrusu, binlerce yıllık tarihî birikimin ürünü olan yüksek Türk kültürüne yaslanmak, Türklüğün unutulmuş yüksek kültür ve medeniyetini gelecek nesillerin önüne bir güneş gibi koyabilmektir. Bu güneş, 250-300 milyonluk Türk Dünyası’nı asırlık bir uykudan uyandırır gibi uyandıracak, “Dilde, fikirde, işte birlik!” meş’alesini yakarak, “bir olmaya”, “diri olmaya” ve nihayet “iri olmaya” sevk edecektir.
Ancak, tarihi hainlerle kahramanların yaptığını düşünür, ülkü adlı güzelin de yiğitte yürek istediğini hatırlarsak, bu yolu ancak yârdan ve serden geçmiş ülkü erlerine teslim etmemiz gerekecektir. Bu, Türklüğe sevdalı ülkü erleri nerededir, dersek; onları aramaya gerek yok, onlar “vatan” diyen, “bayrak” diyen, “devlet” diyen ve ellerinde şanlı Türk bayrağını taşıyan Atatürkçü, milliyetçi Türk gençliğidir ve her daim görev başındadırlar… Türkmen kocası Yunus Emre boşuna mı söylemiş:
“Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası”