Şeytanın Portresi
Şeytanın portresi diyerek, Dorian Gray'in Portresi'nden bahsediyorum tabi ki. İlgilenenler bilirler, Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde'ın önemli bir eseridir; klasik olmasından öte, fantastik edebiyatının temel taşlarındandır. Albert Lewin'in 1945 yapımı uyarlamasından sonra çekilen, 2009 yapımı film; akıllıca kurgulanmış, yerinde efektlerle zenginleştirilmiş ve bizlere de filmi keyifle okumak düşmüş.
Filmin çıkış tarihi de oldukça kurnaz bir şekilde seçilmiş. Zaten romanı okuyanlar, tarihin neden 09.09.09 olarak seçildiğini anlamışlardır. Oliver Parker'ın elinden çıkmış bu siyah dolu macera, ilk sekansta izleyicileri içine almayı başarıyor. Kitabı okumayanlar, filmin kurgusundan, Dorian Gray'in iyi ya da kötü karakter olduğu konusunda tereddüte düşebilirler. Yönetmen bunu amaçlayarak filme başlamış. Harika bir seçim!
Dorian Gray karakterine odaklı bir başlangıçla, ana oyuncunun duru hayatına dalmakla kalmıyor, tabiri yerindeyse resmen Dorian Gray'de boğuluyoruz. Elbette ki ana oyuncu odaklı bir film; ancak, ana karakterin yan karakterden beslenmesi gerektiği aşikar. Film bu açığını, ortalara doğru biraz dolduruyor ve Lord Henry ile tanışıyoruz. Asilzade kimliğinin altında, doymak bilmeyen dünyevi zevklerine kendisini adamış, hatta bunun felsefesini yaratmış bir adam karşımızda. Bu felsefe ile Dorian Gray'in de iştahını açıyor, Lord Henry bizzat tüm zevkleri kendi eliyle tattırıyor. O denli bir tat almadır ki bu, Dorian Gray'in açlığı, Lord Henry'i bile korkutuyor. Dorian Gray daha temizken, sevgili dostları ressam Basil'in elinden çıkmış portre resmen ölüm kokuyor.
Bu tarz bir filmde kurban verilmesinin kaçınılmazlığı, bizi gereğinden fazla karanlıkta bıraksa da amaca paralel uyumuyla bizlere bravo dedirtmekte. Buna kana bulanmış sarı eşarp noktayı koyuyor. Sarı rengin kanla buluşmasından daha hastalıklı bir şey gelmiyor aklıma! Doğal olarak, yönetmen de bu nesneyi filmde sahip olduğu önem itibariyle iyi bir yere -özellikle altını çizmek istiyorum- gerektiği kadar oturtmayı başarmış. Ancak, Dorian Gray o kadar ön plandaki, kanlı eşarba sebep olmuş Lord Henry'i filmin sonuna doğru unutmaya başlıyoruz. Kendi yarattığı şeytandan korkan Lord Henry'i bir melek bile sanabiliriz.
Başarılı ve vurgulu sahnelerini tebrik ettiğimiz Oliver Parker, filmini arşive kaldırıp tekrar tekrar izlenmeyi hak ediyor. Karanlık ve fanstastik filmlerden hoşlanmıyorsanız yine de izleyin derim, anlamlı dersler çıkabilir bu filmden. İlk yazım için biraz 'siyah' bir başlangıç oldu, ama siz yine de gülmeyi başarın. Zira hepimizin içinde biraz şeytanlık yok mu iyi olmamızı sağlayan?
M.Gonca Sağır/Siyah Perde