15031,92%0,78
43,13% 0,01
50,39% 0,35
6365,76% 1,84
10292,85% 1,24
“GÖNÜL PENCERESİ”NDEN ARA SIRA
DEVLET ADAMI VE KÖYLÜ/Prof. Dr. Ahmet Günşen
“Devlet” kavramı, biz Türkler için çok şey ifade eder. Devlet geleneği bakımından dünyanın en köklü milletlerinden biriyiz şüphesiz. Bir dünya atasözünde denir ki, “İki Yahudi bir araya gelince şirket, iki Türk bir araya gelince devlet kurarmış.” Tarihçiler, Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan yıldızların bile Türk devletlerinin sayısını vermekten çok uzak olduğunu söylerler. Devlet kurma yeteneği ve geleneği çok üst seviyede olan Türk, devletini her şeyin üzerinde tutar, onu “baba” bilir; arkasında hep “devlet baba”nın koruyucu ve kollayıcı gücünü hissetmek ister. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe!”, “Allah devletimize zeval vermesin!” sözleri Türk milletinin devlet hakkındaki beklenti ve düşüncelerini anlatan sadece birkaç söz. Hele eskilerin “kadife eldiven altındaki demir yumruk” şeklinde bir devlet tarifleri vardır ki, şahsen benim çok hoşuma gider ve bu tanımı sık sık kullanırım.
Bizim toplumuzda hâlâ askerlik yapmayana kız vermezler, onu adam saymazlar. Dünyada savaşa veya askere gitmeyi “devlet düğünü” diye niteleyen ikinci bir millete de rastlayamazsını
Hayatında ve şahsiyetinde “devlet”in bu denli önemli yer ettiği Türk insanı için, devletinin başındaki insanlar da bir o kadar önemli, hatta “kutsal”dır. Eski Türk inançları ve devlet geleneğinde devletin başı olan “kağan”, Gök Tanrı tarafından bahşedilen “kut/devlet/baht” sahibi olduğu için kağan olduğuna, devletin başına geçtiğine; eğer layık olmazsa, yine Tanrı tarafından bu “kut”un elinden alınacağına inanır. Onun için de, “gece uyumaz, gündüz oturmaz, öle yite çalışır, az milleti çok, fakir milleti zengin kılar.”
Tanrı’nın bahşettiği böylesi “kut” sahibi olan Türk devlet adamları gün olur gemileri karadan yürütür, fethi zor, fatihi tek İstanbul’u alır, çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet olur; gün gelir Çanakkale’yi geçilmez kılar, Mustafa Kemal Paşa olur, bunu yeterli görmez “Kurtuluş Destanı” yazar, öldü, yok oldu denilen Türk milletine “Türkiye Cumhuriyeti” diye millî bir devlet armağan eder, Türk’ün atası anlamına “Atatürk” olur. Olurlar da, bu oluş ait oldukları milletle birlikte “oluş”tur; zerrece ondan farklılık taşımaz. Onlar güçlerini milletlerinden alır, bütün erdem ve gayretlerini de milletleri için harcarlar. Asla millete tepeden bakmazlar; “Millete efendilik yoktur, hadimlik vardır; millete hizmet eden onun efendisi olur.” derler.
İşte büyük Atatürk bu büyük Türk devlet adamlarından biridir ve Türk milletinin efendisinin kim olduğunu şöyle belirtir: “Türkiye’nin gerçek efendisi, gerçek üretici çiftçidir.” Elleri nasırlı, gönlü kahırlı ve ekmeği sadece umut olan Türk köylüsü bugün gerçekten öksüz ve yetimdir. Ben bir çiftçi çocuğuyum, elleri nasırlı bir ana babanın evladıyım. Çocukluğum ve gençliğimde benim de ellerim nasır tuttu. Köylünün ne zor şartlar altında çalıştığını, kendi emeğini bile hesaplamadan harman beklediğini, ama her sene umutlarını sonraki seneye/senelere ertelediğini çok iyi bilirim. Bakıyorum da hâlâ pek değişen bir şey yok… Anadolu gibi verimli topraklarına insanı diksen insan olacak Trakya çiftçisinin beli doğrulmamış; köyler burada da boşalmış, gençler ihtiyar ana babalarını köyde kaderine terk edip sanayi kentlerine göçüyor.
Elbette bir sanayi ülkesi olmalıyız; her türlü sanayi ürününü kendimiz üretmeli, kendi arabamızı, kendi uçağımızı yapmalıyız. Ancak tarımı asla ihmal etmemeliyiz. Tabiatıyla köylümüzü kaderine terk etmemeliyiz veya emeğinin karşılığını mutlaka vermeliyiz. Aksi takdirde çok yakın bir gelecekte buğdayından arpasına, ayçiçeğinden pirincine, şekerpancarından pamuğuna bütün tarım ürünlerinin tamamını ithal etmek zorunda kalırız ki, işte o zaman bizi gelişmiş sanayimiz de kurtaramaz. Onun için Türk tarımını ve çiftçimizi üvey ana elindeki öksüz evlat durumundan çıkarmalıyız. Kimse alınmasın, Türk çiftçisi dün olduğu gibi bugün de ne emeğinin karşılığını alabilmekte ne yarına umutla bakabilmektedir.
Türk insanı hâlâ “devlet”ini “baba” bilir malumunuz. Ama baba bildikleri “devlet”ine/”devletli”sine de güvenmek ister haklı olarak. Umut fakirin ekmeğidir, Türk köylüsü “devlet”inden, “devletlisi”nden umudunu kesmek istemez. Bugün değilse yarın mutlaka der, bekler… 1970 yıllarda merhum Bülent Ecevit’in nasıl “umut” olduğunu bugün gibi hatırlarım. “Umudumuz Ecevit” dövizleri her yerdeydi. 1974’lerde buğdaya öyle bir taban fiyatı verilmişti ki, bütün Trakya sarı renkli fiat traktörle dolmuştu. Amacım, günü birlik siyasete girmek değil, sadece devlet ve devlet adamlarımızın köylümüzün umudu olmaya devam etsinler… demek.
Köylünün devletine ve devlet büyüğüne bakışı kadar, elbette devlet adamlarımızın da köylüye bakışı da bir o kadar önemlidir. Devlet adamlarımızın, siyasetçilerimizin bu konuda da Atatürk’ten hâlâ öğrenecekleri çok şey var, diye düşünüyorum. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun “Nükte ve Fıkralarla Atatürk” adlı eserinde, Atatürk’ün “milletin efendisi” olarak gördüğü bir Türk köylüsüyle arasında geçen olayı aşağıda sunuyoruz. Aradaki fark, gün ve gece mesabesindedir:
“Bir gün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği hudutları içindeki bir tarlayı, kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. İhtar ettiler, dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler.
Atatürk teftişe çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek:
- İşte budur, dediler.
Atatürk, yavaş yavaş ona doğru yürüdü. Yaklaşınca sordu:
- Burada ne yapıyorsun?
Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız, fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:
- Tarlayı sürüyorum.
- İyi ama, bu tarla senin midir?
- Değildir.
- Kimindir?
- Atatürk’ündür!
Köylü bu cevabı vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk, kendi toprağına tecavüz edildiği için değil, haksızlık yapıldığı için sertleşti ve sordu:
- İyi ama, sen başkasının toprağını ona sormadan ve izin alınmadan sürülüp ekilmeyeceğini bilmiyor musun?
Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükûnetle dedi ki:
- Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!
Atatürk’ün kaşları çatıldı ve büyük bir merak ve hayretle ona sordu:
- Bu hakkı nereden alıyorsun?
- Çok basit… Atatürk bizim babamız değil mi? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?
Atatürk’ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının coşkusunu anlatan engin bir gülümseme oldu, köylünün sırtını okşadı ve ‘Haklısın!...’ diyerek uzaklaştı.”
Köylü, çiftçi olmak hiç şüphesiz kolay değil, hele tarımı, köylüsü üvey evlat muamelesi gören bir ülkede. Ama devlet adamı, hele de “Atatürk” olmak hiç kolay değil…